Salı, Eylül 15 - bıçak yarası 4

- Şima kızım, sakın kardeşinin elini bırakma!
* Şima sevincinden yerinde duramıyor, küçük koridorda koşuyor zıplıyor, yerlerde yuvarlanıyordu.. Bugün onun günüydü.. Hem pazara çıkacaklar, hem de akşama babasını sokakta karşılayacaktı.. Minik kalbi göğüs kafesini zorluyor, burun delikleri iri iri açılıp kapanıyordu.. Bu heyecan dalgası yüzünün birkaç saniyede kızarmasına neden oluyordu.. Zaten elindeki bıçak yarasından sonra onu ele veren ikinci özelliği de buydu.. Birazcık heyecanlansa kızarıyor, Sevindiğinde yine kızarıyor, Yalan söylese kıpkırmızı oluyordu.. Kırmızıydı Şima.. Yüzü, kırmızının en güzel tonuydu.. * Kardeşinin elini sıkıca tutmuş, ışığı bekler gibi kapının açılmasını bekliyordu.. Meryem hanım eğilip önce Zümra’nın sonra da Şima’nın ayakkabılarını bağladı.. O an Şima’ya ne istersin diye sorsanız, küçük bir isyan ve kızgınlıkla; - Bağcıklarımı kendim bağlamak isterim! Diyebilirdi.. Aslında öğrenmişti.. Defalarca annesini izlemiş ve bir çok sefer kendi ayakkabılarını bağlayıp çözmüştü.. Yine de annesinin istediği gibi olmuyordu.. Yapamıyordu.. Somurtarak ve kıskanarak izledi, annesinin usta ellerini.. Akşam için özel bir şeyler yapmak istiyordu Meryem Hanım.. Çocukları gibi o da çok özlemişti babalarını.. Listesini yeniden kontrol etti, baharatların eksik olduğunu fark edip onları da listenin sonuna ekledi.. Pazar çantasını da koluna taktıktan sonra artık hazırdılar.. Kapıdan hep birlikte el ele çıktılar ve pazar yerine doğru yürümeye başladılar.. Şima, kaldırım taşlarında sekerek yürümeyi seviyordu.. Onun için herşey bir oyun gibiydi.. Zümra’da ablası gibi yapmaya çalışıyor ama hep çizgilerin üstüne basıyordu.. Kardeşinin bu beceriksizliği Şima'yı daha keyiflendiriyor, kahkahalarla haline gülüyordu.. Sokağın başına geldikten sonra yolun karşısına geçmeden önce annesi bir kez daha sıkı sıkı tembihledi Şima’yı.. - Şima kızım, sakın kardeşinin elini bırakma! Yolu iyice kontrol ettikten sonra, yine el ele hızla koşarak karşıya geçip, annesi için haftalık alış verişini yaptığı bir pazar, Şima içinse oyun yeri, diğer sokakların çocuklarını da görebileceği kalabalığa karıştılar.. Meryem hanım her hafta olduğu gibi düzenli olarak meyvelerini aldığı pazarcının tezgahına yöneldi.. Şima, o kalabalıkta küçük boyu ve iri gözleriyle aralık bulduğu yerlerden tezgahın olduğu yere gözlerini dikmiş, aynı saatlerde görmeye aşina olduğu yüzleri arıyordu.. İşte yine oradaydılar.. Semiha hanım için portakal tartılırken, büyük oğlu Sedat, küçük kardeşi Serhat’ın elini tutmuş, muzların ve şeftalilerin olduğu kasalara iştahla bakıyordu.. İki kadın aynı tezgahın önünde haftalık dedikodularını yaparken, sipariş ettikleri meyveler tartılıyordu.. Sedat elinde tuttuğu çilek dolu kese kağıdını aralayıp tomurcukları patlamak üzere olan irice bir çileği Şima’ya uzattı.. Zümra, ben de isterim diyerek ağlamaya başlayınca, bir tane de ona verdi Sedat.. Zümra, çileği yemekten çok eline yüzüne bulaştırmıştı.. Meryem hanım, özenerek elbiselerini giydirip, saçlarını taradığı, yüzlerini sildiği çocuklarını bu halde görse en az Zümra kadar çığlığı basabilirdi fakat sohbet öylesine koyuydu ki çocuklarına bakmak bir yana, domatesleri bile seçmeyi bırakmış, bu zorlu görevi başından savıp pazarcıya devretmiş görünüyordu.. Zümra, yarım yamalak yediği çileğin yarısını Serhat’a fırlattı.. Yaşıtları gibi ağlamaya hazır bekleyen Serhat, annesinin eteğini çekiştire çekiştire ağlamaya, kese kağıdındaki çilekleri avuçlayarak Zümra’ya, ablası Şima’ya, abisine, heryere, herkese fırlatmaya başladı.. Çileklerden nasibini pazarcı da almıştı.. Dört küçük yaramaz, pazar kalabalığını bir anda birbirine katmıştı.. Kadınlar sohbeti bırakıp poşetleri, kese kağıtlarını pazar çantalarına hızla atıp, apar topar oradan ayrıldılar.. Şima, Zümra’nın saçlarını yolmak istiyordu.. O’nun yüzünden eve erken dönüyorlardı.. - Eve gidince görürsün sen! Zümra, ablasının tehditleri ve çekiştirmesi yüzünden daha çok ağlamaya başlamış annesinin eteğine asılıp duruyordu.. Pazar yerinden çıkıp yolun biraz ilerisindeki baharatçı dükkanının önüne geldiler.. Tüm bu ağlamaların gerçek nedeniyse, Meryem hanımın seyyar satıcıdan pamuk şekeri alıp Zümra'nın eline tutuşturduğu an ortaya çıktı.. Bu her zaman işe yarıyordu.. Bir an da sus pus olmuştu minik cadı.. İçeri girmeden önce tekrar Şima’ya döndü.. - Hemen geliyorum.. Burada durun, ayrılmayın.. Kardeşinin elini de bırakma! Abla kardeş başbaşa kalmışlardı bir süreliğine.. Şima’nın siniri hala geçmemişti.. Zümra’nın elinden pamuk şekeri alıp yola fırlattı.. Zümra yine başlamıştı ağlamaya.. Annesi içeriden başını uzatıp Şima'ya doğru işaret parmağını bir sopa gibi doğrulttu ve, - Eve gidince görürsün sen! gibisinden bir bakış fırlattı.. Güzel bir gün berbat olmuştu Şima için.. * O sırada duydu kamyonun sesini.. Başını kaldırıp kaçışan kalabalığın arasından kamyona baktı.. Bir anda gözleri yeniden, sabah evden çıktıkları an gibi ışıl ışıl parladı.. Bir anda yüzü yine heyecandan kıpkırmızı oldu Mutluluktan o an da her şeyi unuttu.. Dökülen çilekleri, annesinin azarlarını, Sedat’ı.. Kamyon acı acı kornaya basıyor sağa sola zikzaklar çizerek geliyordu.. Tüm bunların kendisi için olduğunu düşündü.. Zaten panayır değil miydi bugün ? Üstelik bu kamyonu tanıyordu, Zümra’nın ellerini bırakıp yolun karşısında bulunan boş kaldırıma doğru koştu.. Bankın üstüne çıkıp ellerini havaya kaldırdı.. Zıplamaya, bağırmaya başladı. İşte.. görmüştü babası.. Kornaya basarak ona doğru geliyordu işte.! - Yaşasın! Babaa! Babacım benim! Babaaa! * Tüm şoför arkadaşları gibi onun için de ömür bitiyor, yollar bitmiyordu.. Özellikle de iki küçük yavrunuz, canınız, kızlarınız varsa.. Erkenden dönecek, kızlarına ve eşine sürpriz yapacaktı.. Yan koltukta oyuncak ayılar, bebekler, Şima’nın en sevdiği şekerler, ve ikisine ayrı ayrı aldığı kırmızı ve pembe elbiseler.. Erdal, Pazar yerine yaklaşınca frene basıp yavaşlamak istedi.. Frenin patladığını da o an anladı.. Kalabalığı uyarmak için kornaya basıyor, bir taraftan da kamyonu durdurmaya çalışıyordu.. Yavaşlayabilmek için, kimselerin olmadığı bozuk kaldırıma direksiyonu kırdı.. Banklara çarparak ilerleyen kamyon sonunda bir ağaca çarparak durabildi.. * - Erdal Amca.. İyi misiniz? Resimden kafasını kaldırıp, delikanlıya uzun uzun baktı Erdal Bey.. Gözleri yaşlarla dolmuştu.. Dudakları titriyordu.. - Askerlik anıları unutulmaz değil mi Erdal Amca.. Dedi Serhat.. Yaşlı adam konuşmak istedi fakat boğazına bir şey takılmıştı sanki, Onun yerine kendini tutamayarak ağlamaya başladı.. Serhat’ın uzattığı mendille gözlerini sildi.. Askerlik resmine bakarken yeniden gözlerinin önüne o ağaç gelmişti.. O bank.. Minik ayaklarıyla bankın üstünde – Babacım! Diyerek zıplayan, Minicik Şima’sı.. Cansız bedenini kucağından zor almışlardı..
** - Haklısın evlat.. askerlik anıları unutulmaz dedi, içindeki acıyı bastırarak.. Ve yeniden sustu.. Fakat Serhat’ın susmaya niyeti yoktu.. Bir bir anlattı herşeyi.. Neden burada olduğunu, Zümra’nın da, annesinin de onu nasıl özlediklerini.. Sonra Serhat’ta sustu.. Bir süre Erdal beyi izledi.. Karşısında herşeyini kaybetmiş bir adam duruyordu.. Ama o adamın gözlerindeki küçücük umut ışığı, körlerin bile görebileceği türden parıldıyordu sanki.. Serhat’ta gördü bunu.. Belki yapacağı şey yüzünden Zümra’yı kaybedebilirdi.. ama kaybedenin Zümra olmaması onun için daha önemliydi.. Tıpkı Erdal bey gibi yutkundu ve, Cumartesi günü sabah altıda, sokağın karşısındaki eski pazar yerinin olduğu yerde, o bankta, o ağacın önünde Zümra'nın, babasını bekleyeceğini söyledi. **
YükselArslaN
|